Baba Ben Sübyancı Oldum

17 07 2007

Babacığım, bakma öyle yüzüme! Sübyancı terimini kullandım ama o kadar da küçük değiller. Yüreğine inmeden duralım bir soluklanalım. Yüzündeki donmuş ifade çözülene dek bekleyebilirim. Yalnız bırakayım mı seni biraz? Sen köpürmeden önce ben de kaçış planımı kurayım.

Önce hangisine daha çok kızdığını merak ediyorum. Kadın olduğum için mi seçmemeliyim kendimden küçükleri, yoksa gerçekten küçük oldukları için mi? Bana sadece küçük oldukları için dersen pek inandırıcı olmayacak çünkü. Neden mi? Eh, senin de eşin kendinden on altı yaş küçük değil mi? Sen hala demiyor musun “on sekizlik birini istiyorum” diye şakayla karışık? Hah, benimki de öyle şakayla karışık bir sübyancılık… Sanırım biraz da genetik bu işler. Senin dışında da ailemizde arada ciddi yaş farkı olduğu halde evlenen birçok erkek ve kadın var.

Yo, yeni fark etmedim tabii ama yeni itiraf ettim sanırım kendime. Belki de karşımdakinin çekiciliği ile değil de kendi yaşlılığımla alakalıdır. Bugün, masada otururken fark ettim. Hayır, hayır, sevgilim yok şu anda. Sübyancı olmam ille bir ilişki içinde olmam anlamına gelmiyor. Belli miydi? İlk kocamdan mı? O sadece iki yaş küçüktü benden. Evet, tüm ailesi bana yüklenmişti ama inkar ediyordum o zamanlar. Hem o yıllarda ikimiz de çocuktuk, birimiz birimizden büyük sayılmazdı. İkimizden de birkaç yaş düştün mü reşit bile sayılmıyorduk! Konuya gelebilir miyim?

Masadaydık diyordum. Hayır baba, sevgilim falan değil! Sadece tenini ve saçlarını gördüm. Gördüğüm anda yıllardır anlamlandıramadığım anaç tavrımın, pek de öyle pûr-u pak niyetler içermediğini sezdim… Bazı ilişkilerim olmuştu, yaşları benden küçüktü. Yaptığımdan utanıp kimselere söylememiştim. Artık itiraf edeceğim, gerisi sanırım daha kolay olur…

Tenleri baba… Bilirsin meyveyi de sert severim ben. Tenleri; kusursuz yaratılıp, herkesin olgunlaşması için biraz beklettiği kayısılar gibi. Evet, tuhaf bir benzetme oldu, farkındayım. Fark ettiğim anda kalktım baba masadan, tuvalete gittim. Aynada cildimi inceledim. Hani sizin ‘çok güzel’ dediğiniz cildimi. Gülümsedim aynada kendime, gözlerimin kenarlarındaki kırışıklıkları fark ettim, sinir oldum. Cildime bakmak için daha da yaklaştım, daha da asabım bozuldu. Yakınlaştım, uzaklaştım, ışığa küfrettim ama sonuç aynı!

Hayır, sigaradan değil baba, yaştan! Bir daha asla tenim o kadar taze olmayacak. Geri döndüm masaya… Konu benim için çözümlendi. En azından asıl kilit noktası.

Eve dönünce düşündüm. Daha önce yaşadıklarımda neden tercihlerimin bu yöne kaydığını…

Eh, sadece tenleri değil elbette baba!

Sanki onlar duruyor da biz eskiyoruz. Enerjileri, hayalleri var daha onların. Dönen bir ton katakulliden haberleri var sanıyorlar mesela ama pek de bilgili oldukları söylenemez. Yani sanki daha temizler… Elbette sütten çıkma ak kaşık değil ama biz kadar da kurdu olmamışlar dünyanın.

Yahu, en fazla 10 yaş diyorum, daha yaşım ne! O kadar da ölmedik be baba!

Tamam, erkek en az yedi yaş büyük olmalıdır diyorsun. Biliyorum. Olanını da gördük! Sadece yedi değil, on yedi yaş büyüğünü de gördük! Canıma okudular baba. Onlar da benim yaşam enerjimi götürdüler. O öğrendikleri kurallarla beni vurdular. Üstelik ben, hiçbirinin karşısında tehdit oluşturmuyorken… Az canım yanmadı. Evet, kendimden gençlerle de yanacak, biliyorum. Onlar istemeyecek mi onlar gibi taze tenler? Ama bu konu sanırım edinilen bilgelikle aşılabilir.

Velhasıl babacığım, çok uzatmayacağım. Yaşlandığımı hissettirip tüketen yaşlılardansa, yaşlandığımı hissettirirken enerji veren gençleri tercih ederim.

On sekizime takılı mı kaldım? Belki de… Büyüyünce düşünürüz o zaman, şimdilik hala hata yapmak için vaktim var.

Anlatırken utanıyorum. Aslında pek suçluluk duymamam gerek, sonuçta kimseyi kandırmıyorum ben. Sadece yaşıyor ve yaşatıyorum. Aslında… Yaşıyor da sayılmam çünkü gerçekten biri yok hayatımda.

Babam benim, yaşadığın nasılsa gerçek değilse, bunun yaşlısı genci mi var ki? Aşk yoksa bedenler kalıyor geriye ki bunu da sanırım seninle paylaşmamayı yeğleyeceğim…

Dinleyip hala kalp krizi geçirmediğin için sağol babacığım. Bir ara hatırlat da sana hayatıma girmiş kızlardan da bahsedeyim…





Şişli’de Bir Apartman (dairesi)

14 07 2007

Tadı tuzu kalmadı buraların diyeceğim, konuyla tamamen alakasız olacak!

 

Derdim ev sahipleriyle! Sülalemde tek kirada oturan kişi benim. Yani temel olarak ev sahibi olmanın ne demek olduğunun gayet farkındayım. Tüm taşındığım evlere de hep gözüm gibi baktım. Konu şu:

 

KONU 1:

 

Buraya taşınırken (7-8 ay oldu) bir yer sormuştum istemeye istemeye. Belli ki sahibi de kiralamak istemiyormuş! Şişli’de, pencereleri ahşap doğrama (burada eski olduğunu kastetmeye çalışıyorum), yarı zemin bir daire. İçi karanlık. Ben dışarıdan görüyorum. Üstelik sahibinden! Deneyelim şansımızı, pek fazla kira vermeye niyetimiz yok nasılsa. Çakıyorum hemen cepten bir telefon, aman kapılmasın!

 

18 dakikalık bir görüşme yapıyorum. Hayır hayır, karşımdaki kadın da değil, sadece geveze bir erkek! 110 m2 bir daireymiş. İkiye bölmüş, ayrı ayrı kiralayacakmış. Sokağa bakan kısmı (60 m2’lik olan kısmı) artık ne kadar ışık alıyorsa! Üstelik merkezi ısıtma (yani kazan dairesi, yani hamamböceği ve daha çok aidat demektir). Ağzından çeke çeke aldım fiyatı; 2 kira depozito ve 950 YTL kira istiyor! (arka tarafa da 900) Bahsettiğimiz daireyi bir daha gözden geçirelim. Yaşlı, küçük, nereden tutsanız elde kalan bir daire! Daha çok dairesi varmış, yıllardır boşmuş, şimdi kiralamaya karar vermiş, yokmuş yani aslında ihtiyacı. Belli!

 

Peki sonuç? (Salak yanım vardır da o kadar değil… Başka bir eve geçtim.) Hala sahibinden kiralık yazıyor. E peki adam, sen o daireden toplam 1850 YTL kira alacaksın diye bu kadar zaman boş bıraktın, kar mı etmiş oldun?

 

KONU 2:

 

Geçenlerde kendi evimden bunalıp gözüme kestirdiğim bir daireyi sordum. 1100 isterlermiş. Eyvallah. Ama içini yenilediği için 3 kira da depozito istiyor. Bir de emlakçı var arada! Yani merhaba dediğiniz anda cebinizde 5500 YTL para olacak. Yuh! Bu gece gördüm, emlakçı kağıdını kaldırmış, sahibinden yazmış. Olası sebebi, (görüştüğüm için biliyorum) emlakçının depozitoyu 2 kiraya düşürmeye çalışacağını söylemesidir. Gayet de efendi, eli yüzü düzgün bir adamdı emlakçı, geçmiş olsun…

 

KONU 3:

 

Evimden bahsedebilirim. Pek bir hengameyle çıktım önceki evimden. Kirası da metrekaresi de gereksizdi tek yaşayan (+2 kedi) biri için… Paldır küldür burayı buldum. 1905 yapımı bir bina, Şişli’deki en güzel binalardan, gelin gibi, bembeyaz, oval cumbalar… Ah, ne güzel, büyük bir balkonu var, bir bahçeye bakıyor, kedilerim de gün yüzü görebilecek! Girişin 3 basamak altı (yalan olmasın diye çıktım baktım, apartmana girmek için 2 basamak çıkılıyor, eve inmek için 5 basamak iniliyor, ne saçma!). Yani bodrum da sayılmaz. 1+1. Ama bir oda bir salon değil, bir oda ve bir oda… Olsun, nasılsa tekim, temizliği kolay olur. E, eski bina, görünürde rutubet de yok, her yer yeni yapılmış, yerler, duvarlar, mutfak, banyo..

 

Ben pazarlama hedef tahtasıyım. Çünkü kanıp sözleşmeye ekledikleri şu şartı yedim:

“Eğer bir seneden önce çıkarsan, yerine kiracı bulunana kadar kira ödeyeceksin.”

Evine aşık bir yengeç burcu olarak mutlu mutlu yaşamaktaydım ki (15 gün falan sürdü) 3 kişi kaldığımız evde birden 1500 kişi olduk! Karınca bereket demekmiş, bereket içinde yüzüyorum! Onlarla başa çıkamamışken bir de kanatlıları (çok aptal oluyorlar) musallat oldu. Haftada bir de hamamböceği ediniyorum ama onu kediler benim yerime bulup hallediyor. Bunu ciddi bir savaşla aştım.

 

Sonra sevdiğim adam (tabir koyamıyorduk kendisine, yasak!) bir şey fark etti. Ben çok nefes alıp yatak odasının havasını tüketiyormuşum! Ha! Ha! Çok güldük. Küçük diye öyle oluyor sanıyorduk. Değilmiş.

 

Duvara dayadığım şık IKEA kolilerini bir gaflet yerlerinden oynatınca, duvarın tamamen küflendiğini gördüm. Bir yandan içim de rahatlamadı değil hani, “ben öyle danalar gibi soluyan biri değilim yahu” savunmasından kurtuldum…

 

Bir de evin korkunç işçiliği var. O kadar ucuz halledilmiş ki her şey, derz dolgusu yerine alçı kullanılmış! N’oluyor öyle olunca? Suyla birleştiği yerler (ve rutubetle) dökülüyor, fayansların arası açılıyor. Açılan yer ne oluyor? Karıncalara yol, köprü…

 

Bir de kira ayın 27’sinde yatmış olmak zorunda. Neden? Ödediğim kirayla ev sahibimi ev sahibi yapıyorum çünkü.

 

Şimdi çıkmak istiyorum, elim kolum bağlı. Zaten taşınma koşturmacasından nefret eden ve yorulmuş biri olarak, bir yerde kalmak ve orayı sonsuza kadar sevmek istiyorum.

 

Tanıdığınız adil veya en azından dürüst bir ev sahibi var mı?





İhtiyatlı Aşk

14 07 2007

İhtiyatlı aşk mı? İhtiyatlı aşk diye birşey mümkün değildir! Aşkın evrensel tarihinde, böyle birşey ne görülmüş, ne duyulmuştur. Yoksa ne Leyla ile Mecnun, ne Aslı ile Kerem, ne de Romeo ve Juliet var olurdu… Hatta aşk adına birşey duyamazdık çünkü aşk hiçbir devirde akıl karı olmamıştır. Yeni nesil bir saçmalıktan başka birşey değildir bu bahsi geçen ‘ihtiyatlı olalım, aşkımızı tüketmeyelim’ lafları…

Eskiden kızlar, kadınlar onlarla evlenileceği söylenerek (ki hala ara ara bu uygulama devam etmektedir) kandırılırdı. Sanırım bu söylem, artık bu kandırmacanın yerini almış durumda. Kibar biçimde söylenen ‘sana aşık değilim’den başka bir açıklaması yoktur bunun…

Bir ilişkiyi başlatmak, ilişkinin gidişatına yön vermek veya bitirmek amaçlı söylenen laflar, her yıl güncellenen ve yeni baskısı yapılan bir el kitabından alınmış gibi birbirine benzemektedir…

Kitabın ilerleyen sayfalarında daha akıllıca kalıplar olmasına rağmen, böyle bir kitaba başvurma gönül tembelliğini taşıyan insanlarca bu bölümler okunmamaktadır. Dolayısıyla aşk piyasasında dolanan laflar giderek birbirine benzemekte, ‘diğer taraf’ her şartta olanın bitenin farkına varmakta ancak kendi ruhsal durumuna göre tepkisi değişmektedir.

Son onbeş yıllık zaman diliminde yakinen takip ettiğim bu süreç hakkında birkaç örmek verebilirim. Daha önce de dediğim gibi, eski zamanda kullanılan kalıplar yenilenmektedir. Çünkü artık çoğunlukla ‘yenmemektedir’. Elbette burada bahane sayfalarının başındaki kalıpları kullananların yaşlarının da nispeten daha küçük olduğu gözlemlenebilir.

“Daha önce hiç böyle hissetmedim”
“Neden daha önce karşılaşmadık ki sanki”
“Bir daha görüşmeyelim, yoksa senden hiç kopamayacağım”
“Bu ara işlerime yoğunlaşmam gerekiyor”
“Bu aşkı tüketmemek için dikkatli olmalıyız” (Bu en yenisi!)
“Arkadaş kalmak istiyorum”
“Bana fazla iyisin”
“Her şey çok güzel ama öyle kötü bir zamanlama ki…”
“Suç sende değil, bende”
“Kendime odaklanmam gereken bir devre bu, seninle alakası yok”
“Çok yoruldum”

Evet, evet… Hepsi oldukça bayağı… Ben de onu demek istiyorum işte. Hepsi bir kalıp. En az ikisini duymuş, geri kalanını da arkadaşlarınızdan dinlemişsinizdir…

Ama birine karşı çıkıyorum işte… (Aslında hepsine) Aşkın, kendi dinamiği vardır. Kendi sözlerini, kendi cümlelerini yaratır aşk denilen mevzu. Üzerine yüzyıllardır sanat yapılır, sanat aşk, aşk sanat olur… Öyle yavaşlayalım demekle yavaşlamaz, aksine alevlenir. Kendi sonunu kendisi belirler, taraflardan biri değil. Aşk, ilişkiyle karıştırıldığında kirlenir…

Birlikte ihtiyatlı olmayalım efendim, biz kendi başımıza ihtiyatlı olmayı biliriz; bunun için iki kişi gereksiz!








Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.